2 Ocak tarihinde yaşanan fetihler, devrimler, bilimsel atılımlar ve siyasi kırılmalar üzerinden tarihin bugüne bıraktığı izleri ele alan bir Tarihte Bugün yazısı.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Takvim 2 Ocak’ı gösteriyor. Yeni yılın henüz ikinci günü. Daha çoğumuz 2026’ya tam olarak adapte olamamışken tarih, her zamanki gibi beklemeden konuşmaya başlıyor. Üstelik bugün cuma. O yüzden en baştan söyleyelim: Hayırlı cumalar. Cuma, sadece haftanın son iş günü değil; biraz durma, biraz düşünme, biraz da muhasebe günüdür. Ve 2 Ocak, bu muhasebeye fazlasıyla malzeme veren günlerden biridir.
Çünkü 2 Ocak, yumuşak bir “yeni yıl” günü değildir.
2 Ocak, fetihlerin, işgallerin, devrimlerin, bilimsel atılımların, darbeye giden yolların ve büyük kırılmaların tarihidir. Gelin, bugün tarihte neler olmuş; hangi yıl, hangi olay yaşanmış, birlikte bakalım.
1522 yılında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Rodos Adası’nı fethetti. Bu fetih, yalnızca askerî bir başarı değil; Akdeniz’de güç dengelerinin değiştiği önemli bir kırılma noktasıydı.
Rodos’un alınmasıyla Osmanlı, Doğu Akdeniz’de hâkimiyetini güçlendirdi. Ama fetih dediğimiz şey, her zaman iki taraflıdır. Bir taraf için zafer, diğer taraf için hayatın kökten değişmesi demektir. Yeni bir hukuk, yeni bir idare, yeni bir korku düzeni…
Bugün hâlâ “fetih” kelimesini romantize etmeyi sevenler için 1522 Rodos fethi iyi bir hatırlatmadır:
Tarihte hiçbir fetih, sadece bayrak dikmekten ibaret değildir.
1757 yılında, Britanya Doğu Hindistan Şirketi kuvvetleri Kalküta’yı ele geçirdi. Bu tarih, Hindistan’ın uzun sürecek sömürge döneminin en kritik kilometre taşlarından biridir.
Bu olay, klasik bir savaş hikâyesi gibi anlatılır çoğu zaman. Oysa gerçekte bu, milyonlarca insanın yoksulluğa, açlığa ve sömürüye mahkûm edilmesinin başlangıcıdır. Bugün Hindistan’daki pek çok ekonomik ve toplumsal sorunun kökeninde, işte bu 18. yüzyıl sömürge düzeni vardır.
Tarih bize şunu öğretir:
Toprak işgal edilir ama asıl işgal, zihinlerde olur.
1839 yılında, Ay’ın ilk başarılı fotoğrafı çekildi. İnsanlık için bu, bilimsel anlamda çok büyük bir adımdı. Gökyüzüne bakmakla yetinmeyip, onu kaydetmeye başladığımız andı bu.
Ama fotoğraf, yalnızca bir görüntü değildir. Fotoğraf, bakış açısıdır. Ne gösterildiği kadar neyin dışarıda bırakıldığı da önemlidir. Bugün sosyal medyada gördüğümüz her kare, aslında 1839’da atılan bu adımın devamıdır.
2 Ocak 1839 bize şunu hatırlatır:
Görünen her şey, gerçeğin tamamı değildir.
1870 yılında, New York’un simgelerinden biri olacak Brooklyn Köprüsü’nün yapımına başlandı. Köprü, Manhattan ile Brooklyn’i birbirine bağlayacaktı.
Köprüler sembolik olarak “birleştirici” yapılardır. Ama tarih bize şunu da gösterir: Fiziksel olarak birleşen şehirler, çoğu zaman sınıfsal olarak daha da ayrılır. Köprülerin üstünden geçenler vardır, altından geçenler vardır.
2 Ocak 1870, modern şehirlerin yükselirken adaletsizliği de beraberinde büyüttüğünün tarihidir.
1905 yılı, Rus İmparatorluğu için tam anlamıyla bir kırılma yılıdır. Rus-Japon Savaşı’ndaki ağır yenilgiler, Çarlık rejiminin “yenilmez” algısını yerle bir etti.
2 Ocak 1905, Rusya’da başlayan büyük grevlerin ve ayaklanmaların hemen öncesindeki atmosferi temsil eder. Bu süreç, sonunda 1905 Devrimi’ne, oradan da 1917 Ekim Devrimi’ne giden yolu açmıştır.
Tarih bize defalarca göstermiştir:
Büyük devrimler, genellikle büyük yenilgilerin ardından gelir.
1915 yılında, İstanbul’da kurulan İstiklal Mahkemeleri kapsamında gazeteciler yargılandı. Bazıları beraat etti, bazı isimler ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. Aynı gün, İstanbul Barosu Başkanı’nın cezalandırılması, hukukun ne kadar siyasi olabileceğini açıkça gösterdi.
Basın özgürlüğü dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu anlamak için bu tarihe bakmak yeterlidir.
2 Ocak 1915, “hukuk” kelimesinin her zaman “adalet” anlamına gelmediğinin somut örneklerinden biridir.
1921 yılında, Marmara Bölgesi’nde meydana gelen deprem büyük yıkıma yol açtı. Deprem, bize her zaman aynı şeyi hatırlatır:
Doğa, takvim dinlemez.
Ne yılbaşı umurundadır ne bayram.
2 Ocak 1921, insanın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösteren tarihlerden biridir.
1935 yılında, Türkiye’de Soyadı Kanunu resmen yürürlüğe girdi. Bu, modern devlet yapısı açısından önemli bir adımdı. Ama aynı zamanda bireyin devlet nezdinde resmî olarak tanımlanması, kayda geçirilmesi ve numaralandırılması anlamına geliyordu.
Kimlik meselesi bugün hâlâ tartışılıyorsa, bu tartışmanın kökleri büyük ölçüde 1930’lu yıllara uzanır.
1942 yılında, İkinci Dünya Savaşı sırasında Manila, Japon kuvvetleri tarafından işgal edildi. Bu işgal, savaşın “medeniyet”, “ilerleme” ve “üstünlük” iddialarının ne kadar boş olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Savaşlar isim değiştirir ama sonuç değişmez:
Ölenler sivillerdir.
Yıkılan şehirlerdir.
Kaybedilen insanlıktır.
1959 yılında, Küba Devrimi’nin ardından Fidel Castro, ülkenin fiilî lideri oldu. Bu tarih, Latin Amerika’da dengelerin değiştiği bir dönemin başlangıcıdır.
Kimi için umut, kimi için tehdit…
Ama kesin olan şudur: 2 Ocak 1959’dan sonra dünya artık aynı dünya değildir.
1980 yılı, Türkiye için karanlık bir yılın habercisidir. 2 Ocak 1980’de yapılan askerî ve siyasi açıklamalar, 12 Eylül Darbesi’ne giden yolun artık açıkça döşendiğini gösterir.
Darbeler bir gecede olmaz.
Önce alıştırır, sonra normalleştirir, en sonunda vurur.
Bugün 2 Ocak 2026, günlerden cuma. Yeni yılın ilk cumalarından biri.
Cuma, biraz susmaktır.
Bir hafta boyunca yaptıklarını tartmaktır.
Ve belki de şunu sormaktır: “Ben bu tarihin neresindeyim?”
2 Ocak bize şunu öğretir:
Yeni yıl otomatik olarak yeni bir insan yaratmaz.
Ama fark edersen, değişme ihtimali doğar.
Çünkü tarih sadece bilgi değildir.
Tarih bir uyarıdır.
Bir aynadır.
Ve çoğu zaman rahatsız edicidir.
Ben de bu rahatsızlığı diri tutmak için yazıyorum.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar