Bu yazıda, kırk yaş eşiğine yaklaşırken geride bıraktıklarımı, taşıyamadığım insanları, maskeleri ve hayata dair kabullenişlerimi kendi iç muhasebemle, pazar sabahı sessizliğinde anlatıyorum.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Uyku yine tutmadı. Saat 06:45. Takvim 28 Aralık 2025. Sokaklar hâlâ uykuda, şehir yarı karanlık. Yılın o garip eşiğindeyiz. Ne tam bitti diyebiliyorsun ne de başladı. İnsan bu aralıkta daha az rol yapıyor, daha az süslüyor cümleleri. İçinden ne geliyorsa, o geliyor.
Bir yılı daha geride bırakmak üzereyiz. Geri sayım başladı artık. Bu geri sayım sadece takvim için değil; insanın kendine doğru yaptığı bir sayım bu. Kimleri taşıdık, kimleri bıraktık, hangi yükleri sırtımızda gezdirdik, hangilerini yere koyabildik…
2024’te bazı insanlara şunu söylemiştim:
“Seni 2025’e taşımayacağım.”
Söyledim ve yaptım. Ne dramatize ettim ne de kahramanlık çıkardım. Bazı insanlar taşınmaz. Bazı ilişkiler, hayata bağlanmış bir çapa gibidir; ilerlemek istedikçe seni olduğu yere çeker. Taşıyamayacağını fark ettiğinde bırakmak, bazen en dürüst harekettir.
2025 bana şunu daha net öğretti:
İnsanlarla çok da uğraşmamak lazım.
Bunu yukarıdan bakarak söylemiyorum. Aksine, bu cümle biraz yorgunluğun, biraz kabullenişin cümlesi. Çünkü insan şunu öğreniyor zamanla:
Kimseyi konuşarak değiştiremezsiniz.
Ne kadar düzgün anlatırsanız anlatın, ne kadar iyi niyetli olursanız olun… Elinizden gelen neredeyse hiçbir şey yoktur. İnsan, ancak canı yandığında değişir. O da çoğu zaman gerçekten değiştiği için değil; acıyı biraz daha az hissedeceği yeni bir yol bulduğu için.
İnsanlar ve dahi hepimiz, egolardan müteşekkil varlıklarız. Saçma sapan hayatlarımızın başrollerini kendimizin oynadığını zannederek günlerimizi heba ediyoruz. Sanki kamera sürekli bize dönükmüş gibi. Sanki biri bizi izliyormuş, not alıyormuş, alkışlayacakmış gibi. Oysa kimsenin kimseyi izlediği yok. Herkes kendi aynasında oyalanıyor.
Makam ve mevki peşinde koşmalar…
Kariyer planları…
“Ben bir şey olacağım” cümleleri…
Anasının gözü ne varsa, hepsi bize has.
Doğaya bakıyorum bazen. Bir kuşa, bir ağaca, bir köpeğe. Hiçbiri “bir yere gelmem lazım” demiyor. Hiçbiri “beni takdir etsinler” diye çırpınmıyor. Olan oluyor, olmayan olmuyor. Doğa böyle.
Şunu söyleyeyim, belki ağır gelecek ama dürüst:
Doğada insan kadar gerizekâlı ikinci bir tür daha yok.
Evet, hepimiz gerizekâlıyız. Ama asıl mesele şu:
Bu gerizekâlı oluşumuz, hiçbirimizi zerre kadar ilgilendirmiyor.
Müthiş yalan hayatlar yaşıyoruz. En başta kendimize yalan söylüyoruz. Sonra insanlara. Yetmiyor, kuşlara, balıklara bile yalan söylüyoruz. Sosyal medyada, sokakta, iş yerinde, evde… Sürekli bir rol, sürekli bir sahne. Maskeler o kadar ustaca ki, yüzümüzü unuttuk.
Bizim gibi düşünmeyenlere zerre tahammülümüz yok. Farklı bir fikre, farklı bir hayata, farklı bir tercihe sinirleniyoruz. Çünkü farklılık, bizim korktuğumuz yerlere dokunuyor. Cesaret edemediklerimizi hatırlatıyor. O yüzden saldırıyoruz. O yüzden küçümsüyoruz. O yüzden dalga geçiyoruz.
Gerçek şu ki:
Hepimiz sistemin dişlisiyiz.
Ve bir boka da yaradığımız yok. Sisteme hizmet etmekten başka.
Bunu söylerken kendimi dışarıda bırakmıyorum. Ben de o dişlinin içindeyim. Ben de o çarkın parçasıyım. Farkım şu: En azından bunun farkındayım. Farkındalık kurtuluş mu? Hayır. Ama kandırılma biçimini değiştiriyor.
İnsanlar bir şeyi eleştiriyorsa, çoğu zaman sebebi basit:
Kendisi yapamadığı içindir.
Bir güce erişememiştir. Bir makama ulaşamamıştır. Bir kapıdan içeri alınmamıştır. Ama ne zaman o güce erişir, ne zaman o kapıdan girer… Eleştirdiği şeyin aynısını yapar. Bazen de fazlasını. Çünkü mesele ahlak değildir; mesele imkândır.
İnsan, eline güç geçtiğinde gerçek yüzünü gösterir. Gücü yokken adalet nutukları atar; gücü olunca “ama şartlar”, “ama sistem”, “ama mecburiyetler” devreye girer. Aynaya bakacak yüzümüz yok hiçbirimizin. Ama buna rağmen aynalarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.
Mesela düşünün:
Hiçbir kültürde, hiçbir dilde “bal tutan parmağını yalar” diye bir deyim yoktur. Ama bizde vardır. Üstelik bununla övünürüz. Kayırmayı, çıkarcılığı, el altından götürmeyi normalleştiririz. Sonra da ahlaktan, dinden, adaletten bahsederiz. Bu çelişkiyle yaşamayı öğrenmişiz.
Bütün bunların ortasında, kendi hayatımda da bir eşik var.
2026, benim için sadece yeni bir yıl değil. 40 yaşımı karşılayacağım yıl.
25 Şubat’ta, kırklı yaşlara “merhaba” diyeceğim.
Kırk…
Bu coğrafyada ağırlığı olan bir sayı.
Kırk gün, kırk gece, kırk kapı, kırk makam…
Ve ben fark ediyorum ki, kırka yaklaşırken insan daha az iddialı oluyor. Daha az bağırıyor. Daha az kanıtlamaya çalışıyor. Şu cümle daha sık düşüyor ağzına:
“Gerisi olursa olur. Olmazsa da olur.”
Bu cümleyi seviyorum. Çünkü içinde kabulleniş var. Bir teslimiyet değil bu; bir ferahlık. Bu cümleyi, Ahmed Amîş Efendi’nin şu sözüyle yan yana koyuyorum zihnimde:
“Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur; olacak yeni bir şey yok.”
İnsanın omzundan büyük bir yük alıyor bu cümle. Sürekli kontrol etme, sürekli yön verme, sürekli zorlama hâlini biraz gevşetiyor. Hayatın kendi aklı olduğunu kabul etmeye yaklaştırıyor.
Bir de Mevlânâ’nın o tokat gibi sözü var ya:
“Hiçbir mal sizin değil, neyi bölüşemiyorsunuz? Hiçbir can sizin değil, niye dövüşüyorsunuz?”
Bunu düşündükçe, kavga ettiğimiz onca şeyin ne kadar anlamsız olduğu daha net görünüyor. Mal bizim değil. Can bizim değil. Zaman bizim değil. Ama yine de sahipleniyor, kapışıyor, kırıyor, döküyoruz.
Kırk yaşıma doğru giderken, biraz da kinayeli bir hesap yapıyorum kendimce:
Kırk yıl önce içilen kahvelerin hatırı, 2026’da doluyor.
Evet, yanlış duymadınız. O kahvelerin… O hatırların… O “bir gün lazım olur” diye taşınan ilişkilerin süresi doluyor. Kimseye düşmanlıkla değil. Kimseye kinle değil. Sadece süresi dolmuş şeyleri iade ederek.
Pazar sabahı bunları düşünmek ağır gelebilir. Ama pazar dediğin gün, biraz da ağırlık günüdür. Haftanın gürültüsünü, yalanını, rolünü fark etme günüdür.
Ben artık daha az insanla uğraşıyorum. Daha az anlatıyorum. Daha az ikna etmeye çalışıyorum. Çünkü anladım ki, herkes kendi duvarına çarpmadan durmuyor. Kimse başkasının cümlesiyle uyanmıyor.
2025 bana bunu öğretti.
2026 ise muhtemelen şunu öğretecek:
Her şeyi taşımak zorunda değilsin.
Pazar sohbeti dediğin şey zaten budur. Bir sonuç çıkarmaz. Bir reçete yazmaz. Akıl satmaz. Sadece içinden geçenleri masaya bırakır.
Ben de bıraktım.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar