1 Ocak’ın tarihsel ruhundan ilhamla seçilmiş iki film; hücrenin içinden yollara uzanan özgürlük, vicdan ve dönüşüm hikâyelerini birlikte düşünmeye davet ediyor.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Takvim 1 Ocak’ı gösteriyor. Yeni bir yılın ilk günü. Ama bu yazı, “yeni yıl, yeni umutlar” klişesinin yazısı değil. Bugün, tarihin ağırlığıyla başlayan bir gün. Ve ben bu günü, iki güçlü filmle karşılamayı özellikle seçtim. Çünkü 1 Ocak, sadece takvimlerin değil; hapishanelerin, devrimlerin, zihinsel kırılmaların ve vicdan muhasebelerinin de başlangıç noktasıdır.
Bugün için seçtiğim iki film; biri duvarların içinde sıkışmış bir insanın özgürlükle kurduğu tuhaf ilişkiyi anlatıyor, diğeri ise yollara düşmüş genç bir adamın adım adım bir devrimciye dönüşmesini. Biri hücrede geçiyor, diğeri kıtalar arasında. Ama ikisi de aynı soruyu soruyor:
İnsan ne zaman değişir?
IMDb puanı: 7.8
Yönetmen: John Frankenheimer
Oyuncular: Burt Lancaster, Karl Malden, Thelma Ritter
Süre: 147 dakika
1 Ocak 1934, San Francisco Körfezi’ndeki Alkatraz Adası’nın resmen federal hapishane olarak kullanılmaya başlandığı tarih. Kaçışı neredeyse imkânsız, disiplinin insanı öğüten bir makineye dönüştüğü bir yer. Bugün bu filmi seçmemin sebebi tam olarak bu: Yeni yılın ilk gününde, özgürlüğün ne olduğunu sorgulamak.
Alkatraz Kuşçusu, klasik anlamda bir hapishane filmi değildir. Burada kaçış planları yoktur, tüneller kazılmaz, finalde kapılar açılmaz. Bu filmde asıl mesele, insanın iç dünyasında olup bitenlerdir.
Film, gerçek bir kişiden esinlenen Robert Franklin Stroud’un hikâyesini anlatır. Şiddet suçundan hüküm giymiş, ömrünü hapishanelerde geçiren bir adam. Alkatraz gibi bir yerde insanlıktan çıkması beklenirken, tam tersine insanlaşmaya başlar. Bunu da kuşlar sayesinde yapar.
Kuşlar bu filmde sadece hayvan değildir. Kuşlar;
özgürlüğün sembolüdür,
bilginin, sabrın ve merhametin sembolüdür,
insanın kendine tutunma biçimidir.
Stroud’un kuşlara duyduğu ilgi, zamanla bilimsel bir çalışmaya dönüşür. Ama hapishane sistemi için bu bile tehlikelidir. Çünkü sistem, mahkûmun iyileşmesini değil, itaat etmesini ister. Film boyunca şu soruyla baş başa kalırız:
Bir insan kendini geliştirdiğinde, gerçekten “tehlikesiz” mi olur, yoksa sistem için daha mı rahatsız edici hâle gelir?
Burt Lancaster’ın oyunculuğu bu filmde olağanüstüdür. Kaba, öfkeli, iletişim kuramayan bir adamın; sessiz, düşünen, üreten bir insana dönüşümünü izleriz. Ama bu dönüşüm, bir “mutlu son” vaat etmez. Film romantik değildir. Aksine oldukça serttir. Şunu söyler:
İnsan değişebilir, ama sistem her zaman değişmez.
Bu film bana her seferinde şunu düşündürür:
Ceza, insanı yok etmek için mi vardır, yoksa onu yeniden kazandırmak için mi?
Ve bugün, dünyada gerçekten hangisini yapıyoruz?
IMDb puanı: 7.8
Yönetmen: Walter Salles
Oyuncular: Gael Garcia Bernal, Rodrigo De la Serna
Süre: 126 dakika
1 Ocak 1959, Küba’da Batista rejiminin devrildiği, devrimcilerin Havana’ya girdiği gündür. Bugün Küba’da hâlâ Zafer Bayramı olarak kutlanır. Ben bu filmi, devrimin kendisini değil; devrimden önceki zihinsel uyanışı anlattığı için seçtim.
Motorsiklet Günlüğü, bir devrim filmi değildir. Ama bir devrimcinin nasıl oluştuğunu anlatan çok güçlü bir hikâyedir. Henüz Che olmayan, genç bir tıp öğrencisi olan Ernesto Guevara’nın, arkadaşıyla birlikte motosikletle çıktığı Güney Amerika yolculuğunu izleriz.
Başta bu yolculuk bir macera gibidir. Gençlik, heves, biraz romantizm. Ama yol uzadıkça, görülen manzaralar değiştikçe, Guevara’nın bakışı da değişir. Maden işçileri, yerliler, cüzzamlı hastalar, sömürülen köylüler…
Film boyunca fark ederiz ki Guevara’nın asıl dönüşümü, kitaplardan ya da ideolojilerden değil; göz göze geldiği insanlardan gelir. O insanların hikâyeleri, onun için artık soyut değildir. Acı, istatistik olmaktan çıkar. Yüz kazanır.
Bu filmde beni en çok etkileyen şey şudur:
Guevara, dünyayı “kurtarmaya” çıkmaz.
O, dünyayı anlamaya çalışır.
Ve anladıkça, tarafsız kalamayacağını fark eder.
Motorsiklet bozulur, yollar kesilir, planlar aksar. Ama asıl yolculuk, Guevara’nın zihninde devam eder. Film bittiğinde artık şunu biliriz: Bu genç adam, eskisi gibi biri değildir. Ve biz de izlerken biraz değişmişizdir.
Bu film şunu söyler:
Devrim, bir anda olmaz. Önce vicdanda başlar.
Bugün seçtiğim bu iki film, ilk bakışta birbirine zıt gibi durur.
Biri kapalı alan filmidir, diğeri yol filmi.
Biri sessizliktir, diğeri rüzgâr.
Ama derininde aynı duyguyu taşırlar:
İnsan, sınırla karşılaştığında kim olduğunu görür.
Stroud, duvarlarla çevriliyken kendini tanır.
Guevara, sınırsız gibi görünen yollarda kendini tanır.
Biri kafeste kuşlara bakar,
diğeri dağlarda insanlara.
Ve ikisi de bize şunu hatırlatır:
Özgürlük bazen kaçmak değildir.
Bazen durup bakabilmektir.
Yeni yılın ilk gününde bu iki filmi önermemin sebebi şu:
Yeni bir yıla girerkenÇ, “daha çok kazanacağım” diyerek değil;
daha çok düşüneceğim diyerek başlamak gerek.
Bu filmler rahatlatmaz.
Ama dürüsttür.
Ve bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey, tam da budur.
Bugün bu iki filmi izleyin.
Ama fonda açık dursun diye değil.
Biraz durmak, biraz rahatsız olmak, biraz düşünmek için.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar