“Bu da Geçer Yahu” hikayesi, hayatın değişen hallerinde zenginlik, fakirlik, sevinç ve kederin geçiciliğini anlatan; sabrı, tevekkülü ve kabullenişi öğreten derin bir yaşam dersidir.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Bugün size çok sevdiğim, hayatımın her döneminde kendime hatırlattığım bir hikâyeyi anlatacağım. “Bu da geçer ya Hû” sözünü duymuşsunuzdur mutlaka. Belki bir filmde, belki bir dost meclisinde, belki de bir gece yarısı kendi kendinize söylerken… Ama ben bugün size o sözün kökenini, hikâyesini ve neden benim için bu kadar derin bir anlam taşıdığını anlatmak istiyorum.
Zaten çokça bilinen bir hikâyedir ama her okuduğumda, her hatırladığımda yeniden içime işler. Çünkü içinde sabır vardır, tevekkül vardır, insanın başına gelen hiçbir şeyin kalıcı olmadığını fısıldayan bir bilgelik vardır. Ve bu hikâye, bana her defasında “hayatın döngüsü”nü hatırlatır.
Bir derviş, uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından bir köye varır. Açtır, yorgundur, kalacak bir yer arar. Köylülere sorar:
“Beni bir gece misafir edebilecek biri var mı?”
Köylüler, “Bizim evlerimiz küçük, halimiz kıt” derler ama bir isim verirler: Şakir. Bölgenin en zenginidir. “Git onun çiftliğine, o seni ağırlar” derler.
Derviş yola koyulur, köylülerin dilinden Şakir’i dinleye dinleye ilerler. Öğrendiğine göre, Şakir’in hemen yakınlarında bir başka zengin vardır: Haddad. Yani biri bollukta, biri onunla rekabette. Hayat bu ya, kimse sonsuza dek zirvede kalmaz.
Derviş, Şakir’in çiftliğine vardığında büyük bir misafirperverlikle karşılanır. Sofralar kurulur, yorgunluğu giderilir. Sabah olur, derviş yola çıkmaya hazırlanırken Şakir’e döner:
“Ne güzel bir insanmışsın. Böyle zengin olduğun için hep şükret.”
Şakir’in cevabıysa kısa ama derindir:
“Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…”
Derviş o sözün altında ezilir biraz. Çünkü bilgece bir dinginlik vardır o cümlede. “Bu da geçer…” demek, sadece bir rahatlatma değil, aslında bir idraktir. O anın gelip geçeceğini bilmek, zaferde kibirlenmemek, yenilgide yıkılmamaktır.
Yıllar geçer. Dervişin yolu yine aynı köye düşer. Merak eder, “Şakir ne haldedir acaba?” diye. Köylülere sorar.
Köylüler iç çekerek cevap verir:
“O mu? Fakirleşti. Şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.”
Zaman işte… Dün zengin olan, bugün ekmeğini başkasının kapısında arıyor. Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider. Şakir’i bulur. Eskimiş giysiler, yorgun bir yüz, ama aynı sükûnet.
Ona misafir olur, bu defa sofra mütevazıdır. Yalnızca bir tas çorba, biraz ekmek… Ama gönül hâlâ zengindir.
Derviş, vedalaşırken üzülür, “Çok zor bir dönemdesin” der.
Şakir gülümser:
“Üzülme. Unutma… Bu da geçer.”
İşte o an, derviş anlar: bu söz bir öğüt değil, bir yaşam biçimidir. İnsan ne yaşarsa yaşasın, geçeceğini bilirse dayanabilir. Çünkü hiçbir acı, hiçbir sevinç, hiçbir hüzün kalıcı değildir.
Yedi yıl sonra derviş yeniden o topraklara gelir. Bu defa büyük bir şaşkınlıkla öğrenir ki, Haddad ölmüş; varını yoğunu, en sadık hizmetkârı Şakir’e bırakmıştır.
Şakir yeniden zengindir. Yine çiftlikler, yine sığırlar, yine bolluk…
Derviş sevinir, dostunu iyi görür. Ama Şakir’in yüzünde aynı huzur, aynı tevazu vardır.
“Ne güzel, eski günlere döndün.” der.
Şakir yine gülümser:
“Bu da geçer.”
Artık derviş, bu sözün ne anlama geldiğini tam olarak kavramaya başlamıştır. Çünkü Şakir ne zaman hangi durumda olursa olsun, aynı cümleyle hayatı karşılamıştır. Ne bollukta sevinçten uçmuş, ne yoksullukta sızlanmış, ne kayıpta isyan etmiş. Her hâl bir öğretmendir ona göre.
Bir süre sonra derviş yine Şakir’i arar. Bu defa köylüler tepeyi gösterir:
“Orada yatıyor.”
Tepede bir mezar vardır. Mezar taşında şu yazılıdır:
“Bu da geçer.”
Derviş o yazıya uzun uzun bakar.
“Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür.
Ama sonra içinden bir ses der ki:
“Belki de ölüm bile bir geçiştir.”
Bir yıl sonra tekrar gelir o tepeye. Ama bu defa mezar bile yoktur. Bir sel gelmiş, tepeleri, taşları, mezarı silip süpürmüş.
Şakir’den geriye sadece o söz kalmıştır:
Bu da geçer.
Zamanın birinde, ülkenin sultanı kendi için çok özel bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, sultan mutsuz olduğunda ona umut versin; mutlu olduğunda da gururunu dizginlesin.
Kuyumcular, mücevher ustaları düşünür ama hiçbir fikir sultanı tatmin etmez. Ta ki bir gün, o bilge derviş saraya davet edilene kadar.
Derviş, bir kâğıda birkaç kelime yazar, sultanın kuyumcusuna verir.
Bir süre sonra yüzük hazırlanır. Sultan yüzüğe baktığında sade bir yüzey görür, ama yazıyı okuyunca birden yüzüne bir tebessüm yayılır:
“Bu da geçer.”
İşte o anda sultan da anlar ki, hiçbir zafer sonsuz değildir, hiçbir yenilgi de ebedî değildir. Hayat, bir denge meselesidir. Ve insan, bu dengeyi kabul ettiğinde gerçek huzura kavuşur.
Şimdi gelelim benim hikâyeme…
Yıllardır “Bu da geçer ya Hû” sözünü kalbimin bir köşesinde taşıyorum.
Bazen bir kaybın ardından, bazen bir başarının içinde, bazen yalnızlığın sessiz gecelerinde… Bu cümle, hep bana “denge”yi hatırlattı.
Bir ara yüzüğüm bile vardı üzerinde bu sözün kazılı olduğu. Yıllarca parmağımda taşıdım. Sanki bir tespih tanesi gibiydi; her baktığımda derin bir nefes aldırırdı bana.
Sonra bir gün, 1 Ocak 2025 sabahı, çok sevdiğim birine hediye ettim o yüzüğü. Çünkü bazen “bu da geçer” demek sadece kelimede kalmamalıdır. O an, sözle değil, eylemle söylemem gerekiyordu.
Dedim ki içimden:
“Bu yüzüğe baktıkça, her neyle mücadele ediyorsan et, hatırla: Bu da geçer yahu.”
O an benim için sembolikti. Çünkü birine “Bu da geçer” diyebilmek, hem onun acısına ortak olmak hem de kendi egonu susturmak demektir. “Benim başıma da geldi” demeden, “geçer” diyebilmektir mesele.
Bugünkü minimalizm yolculuğumuzda da aynı şeyi fark ediyorum.
Eşyalara, insanlara, makamlara, duygulara fazlaca tutunuyoruz.
Ama hiçbir şey kalıcı değil.
Mutluluk da geçiyor, acı da.
O yüzden ben bu hikâyeyi sadece bir “derviş hikâyesi” olarak değil, bir yaşam öğretisi olarak görüyorum.
Bir gün gülüyorsun, bir gün ağlıyorsun. Bir gün zirvedesin, ertesi gün yerin dibinde.
Ama tüm bunların ortasında sabit kalabilen tek şey, senin farkındalığın.
İşte o farkındalık “Bu da geçer yahu” diyebildiğin andır.
Ve ben artık biliyorum ki:
Bir gün gelir, sen bile geçersin.
Geride sadece kelam kalır, o da sadelikle söylenmişse, yankısı çağlar boyu sürer.
Benim için “Bu da geçer ya Hû” artık sadece bir söz değil, bir mühür.
Bir hatırlatma, bir uyarı, bir dua…
Ne zaman bir şey bana fazla gelsin, ne zaman içim daralsın, o yüzüğü hatırlıyorum.
O yüzük artık parmağımda değil ama kalbimde.
Hayatta kazandıklarım da kaybettiklerim de, sevdiğim insanlar da, uğurladıklarım da… Hepsi o cümlenin etrafında dönüyor:
Bu da geçer yahu.
Eğer şu anda senin de canın yanıyorsa, bir şeylere sıkışmış hissediyorsan, inan bana:
Bu da geçer.
Ve eğer her şey yolundaysa, mutluluktan taşmak üzeresin, yine unutma:
Bu da geçer.
Hayat, ne sonsuz acılardan ibaret ne de bitmeyen sevinçlerden.
Hayat, geçiştir.
Ve o geçişi kabullenebildiğin anda, gerçekten özgür olursun.
Bu hikâyeyi mühür gibi taşıyorum künyemde.
Umarım senin de kalbine işler, seni sakinleştirir, güçlendirir.
Ve bir gün sen de, hangi durumda olursan ol, usulca fısıldarsın:
“Bu da geçer yahu…”
Saygı, sevgi ve muhabbetle.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar