Bazı anların neden zihnimden hiç silinmediğini, hafıza, duygu ve yarım kalmışlıklar üzerinden kendi iç dünyamdan bakarak sorguladığım bir yazı.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Bazı anlar vardır. Üzerinden yıllar geçer ama yerinden kıpırdamaz.
Ne kadar uğraşsan da silinmez, ne kadar bastırsan da geri gelir.
Bir sesle, bir kokuyla, bir şarkıyla…
Bazen de hiçbir sebep yokken, durup dururken.
Peki bazı anlar neden zihnimizden hiç silinmez?
Neden onca gün, onca insan, onca olay unutulurken; tek bir an, tek bir bakış, tek bir cümle yıllarca bizimle kalır?
Bu yazıda “hafıza nasıl çalışır” diye akademik bir ders anlatmayacağım.
Ama insan zihninin neden bazı anlara tutunup bazılarını salıverdiğini, biraz içerden, biraz hayatın içinden konuşmak istiyorum.
Çünkü bu mesele, sadece bellek meselesi değil.
Bu, yarım kalmışlık, duygusal iz, kendimize söyleyemediklerimiz meselesi.
İlk ve en önemli nokta şu:
Zihnimiz yaşananı değil, yaşanırken hissettiğimizi kaydeder.
Bir günü hatırlayamazsın ama o gün hissettiğin utancı hatırlarsın.
Bir konuşmanın tamamı silinir ama o konuşmada içinin nasıl burkulduğunu unutmazsın.
Çünkü hafıza bir arşiv memuru gibi çalışmaz.
Hafıza bir editördür.
Seçer, ezer, parlatır, saklar.
O yüzden bazı anlar, “önemsiz” gibi görünse bile silinmez.
Çünkü o anlarda bir şey yerinden oynamıştır.
Tamamlanan şeyler biter.
Ama yarım kalanlar yerleşir.
Söylenememiş bir cümle,
yarım kalmış bir vedalaşma,
sorulamamış bir soru…
Bunlar zihnin en sevdiği malzemelerdir.
Çünkü zihin, belirsizliği sevmez.
Bir hikâye yarım kaldığında, onu tamamlamak ister.
Ama gerçek hayatta bu mümkün olmayınca, zihnin içinde sonsuz tekrar başlar.
O anı tekrar tekrar hatırlamamızın sebebi çoğu zaman şudur:
Zihin hâlâ “başka türlü olsaydı ne olurdu?” sorusunun cevabını arıyordur.
Travma deyince akla hep büyük felaketler gelir.
Ama insan zihni için duygusal sarsıntının büyüklüğü, olayın büyüklüğüyle ölçülmez.
Bir çocuğun kalabalık içinde azarlanması,
bir gencin ilk reddedilişi,
bir yetişkinin görmezden gelinmesi…
Bunlar dışarıdan bakınca “küçük” şeylerdir.
Ama içeride, insanın kendilik algısını zedeleyen derin çizikler bırakabilir.
Ve zihin, bu çizikleri unutmaz.
Çünkü unutursa, tekrar zarar görme riski olduğunu düşünür.
Zihin bazen bizi korumak için acıyı saklar.
“Bak,” der, “bir daha aynı yere basma.”
Hatırladığımız bazı anlar, artık bir anı olmaktan çıkar.
Kimliğin parçasına dönüşür.
“Ben o gün böyle hissetmiştim” değil,
“Ben böyle biriyim” demeye başlarız.
– Ben hep terk edilenim
– Ben hep geç kalırım
– Ben hep susarım
Bu cümlelerin kökeninde çoğu zaman tek bir an vardır.
Ama o an, zamanla genelleşir.
Zihin o anı saklar çünkü o an, kendimizle ilgili bir “sonuç” üretmiştir.
Ve o sonucu sorgulamak, insanı korkutur.
Mutluluk uçar gider.
Üzüntü zamanla hafifler.
Ama utanç ve suçluluk çok inatçıdır.
Çünkü bu duygular dışarıya değil, içeriye yöneliktir.
“Ben kötü bir şey yaşadım” değil,
“Ben kötü bir şey yaptım” ya da
“Ben yetersizim” duygusu üretir.
Ve zihin, kendine yönelmiş bu suçlamayı kolay kolay bırakmaz.
Bazı anların silinmemesinin sebebi, o anlarda kendimize verdiğimiz sert hükümlerdir.
Zihnimizde dönüp duran bazı anılar, rastgele gelmez.
Genellikle bir şey söylemeye çalışırlar.
– Bir sınır koyamadığımızı
– Bir duyguyu bastırdığımızı
– Bir gerçeği kabul etmediğimizi
Zihin o anıyı getirir çünkü hâlâ çözülmemiş bir mesele vardır.
O anıyı susturmak yerine, dinlemeyi denediğimizde şunu fark ederiz:
Zihin bizi geçmişte tutmak istemez.
Zihin, bugünü iyileştirmek ister.
Toplum bize sürekli şunu söyler:
“Geçmişi unut.”
“Olan oldu.”
“Takılma.”
Ama unutmak çoğu zaman üstünü örtmektir.
İyileşmek ise üstünü açıp bakmayı gerektirir.
Bazı anların silinmemesinin sebebi, bizim onlara hiç gerçekten bakmamış olmamızdır.
Bakmak zor gelir.
Çünkü bakınca, kayıp, pişmanlık, öfke çıkar.
Ama bakılmayan her şey, zihnin arka odasında yaşamaya devam eder.
Bir anı anlamlandırabildiğimizde, etkisi azalır.
“Evet, bu oldu ve beni etkiledi” diyebildiğimizde…
Ama anlam veremediğimiz anılar,
“neden oldu”,
“niye ben”,
“başka türlü olabilir miydi” sorularıyla birlikte kalır.
Zihin cevapsız soruları sevmez.
O yüzden o anıyı silmez.
Cevap bulunana kadar tutar.
En önemli nokta şu:
Bazı anlar silinmez.
Ama dönüşebilir.
Aynı anıya bakıp artık başka bir yerden hissedebiliriz.
Aynı sahne, aynı cümle…
Ama bu kez suçlamadan, daha şefkatli bir yerden.
İyileşme, anının yok olması değil;
anının üzerimizdeki iktidarını kaybetmesidir.
“Bazı anlar neden silinmiyor?” yerine şunu sormak daha dürüst olabilir:
Bu an bana ne anlatmak istiyor?
Çünkü zihnimiz bize düşman değil.
Bazen yorucu, bazen inatçı…
Ama çoğu zaman sadece anlaşılmak istiyor.
Bazı anlar zihnimizden hiç silinmez.
Çünkü onlar sadece geçmişte kalmış olaylar değildir.
Onlar, bizim kim olduğumuzla, neye tahammül ettiğimizle, nerede sustuğumuzla ilgilidir.
Belki de mesele silmek değil.
Belki de mesele, o anın artık bizi yönetmesine izin vermemektir.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar