Bu yazıda, uykusuz bir gecenin sabahında edebiyatla, dostluklarla ve yarım kalmış sözlerle yüzleşirken; beni yeniden yazıya döndüren insanları, anları ve masaları kendi iç sesimle anlatıyorum.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Madem uyku haram…
Gece 02:30 gibi uyandım. Saat şu an 09:00 oldu. Gözümü bir an bile kırpmadım. Ne bir sebep var, ne bir sıkıntı. Bazen insanın uykusu kaçmaz; hayat insanı ayakta tutar. Öyle bir hâl bu. Sessiz, gerekçesiz, açıklamasız.
Tam bu anda, durduk yere Nâzım’ın dizeleri düştü aklıma. Hani bazı dizeler vardır ya, seni sen düşünmeden yakalar. Sanki sen onu hatırlamazsın da o seni hatırlar.
Seni düşünürüm
Anamın kokusu gelir burnuma
Dünya güzeli anamınBinmişsin atlıkarıncasına içimdeki bayramın
Fır dönersin eteklerinle saçların uçuşur
Bir yitirip bir bulurum al al olmuş yüzünüSebebi ne
Seni bir bıçak yarası gibi hatırlamamın
Sen böyle uzakken senin sesini duyup
Yerimden fırlamamın sebebi ne?Diz çöküp bakarım ellerine
Ellerine dokunmak isterim
Dokunamam
Arkasından camın
Ben bir şaşkın seyircisiyim gülüm
Alaca karanlığımda oynadığım dramın
Müthiş dizeler. Başka bir şey demeye gerek yok.
İnsanın içine sessizce girip oraya yerleşen dizeler bunlar. Açıklaması yok, gerekçesi yok. Olduğu gibi duruyor.
Geçen gün, yazar dostum Haluk Ecevit, Instagram’dan sitem dolu bir mesaj attı. Numarasını yazmış ve kendisini aramamı istiyordu. Aradım. İlk cümlesi şuydu:
“Osman, sosyal medyada yoksun.”
Haklıydı.
Uzun zamandır Facebook’ta yokum. Instagram’da ise şu an kullandığım hesap yeni. 2014’ten beri kullandığım, yaklaşık 7 bin 500 takipçili hesabı yaz başında kapattım. Facebook’ta da 4 bine yakın insan vardı. Kaba taslak 10 bin kişi, iki platformdan beni takip ediyordu. Çoğu da yakinen tanıdığım insanlardı.
Ama mesele sayı değildi hiçbir zaman.
Mesele şuydu: Bir şey yazdığımda, özellikle Facebook’ta, insanlar yazıyı kendilerine göre bir yere çekiyordu. Birine laf soktuğumu düşünüyorlardı. Gündem ediyorlardı.
“Osman yine birine laf çakmış.”
Benim yazılarımda yıllardır kullandığım “Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar” girişini bile, birilerine gönderme sananlar oldu. Oysa o cümle ne ironiydi ne ima. Sadece benim dilimdi.
Saçma sapan şeylerle uğraştım yıllarca. Yoruldum.
Gerçekten yoruldum.
Bir önceki yazıda da söyledim: Artık kimseye bir şey anlatmak gibi bir derdim yok. Kim ne bok anlıyorsa anlasın. Ne okuduğunu anlayan, ne duyduğunu doğru idrak edebilen insanlarla çevrili olmak da belki benim kabahatimdir, ne bileyim.
Ben tabiatım gereği — bu biraz da şiir dilinden geliyor sanırım — her şeyi betimleyerek anlatmayı severim. Yazılarımda da böyle yaparım. Yazarken de konuşurken de kurduğum cümleleri en ince ayrıntısına kadar düşünürüm. Buna rağmen anlamıyorsanız…
Nâzım’ın dediği gibi:
“Kabahatin çoğu senin canım kardeşim.”
Ben bunun üstüne bir şey demiyorum.
Haluk’la konuşurken, Facebook’ta yıllardır sürdürdüğü Trakya Dili ve Edebiyatı grup sayfasından bahsetti. Benimle ilgili bir şeyler paylaşmak istediğini söyledi. Yalan söylemeyeyim, çok hoşuma gitti. Buradan ona ayrıca teşekkür ediyorum.
Haluk sadece bir yazar değil; Trakya’nın dilini, köyünü, insanını, hikâyesini taşıyan bir hafıza işçisi. Bazı insanlar yazdıklarıyla değil, yazıya sadakatleriyle kıymetlidir. Haluk onlardan biridir.
Hafızamı zorladım… Haluk’la en son 2017 yılında Tekirdağ’da, Artfan söyleşilerinde yan yana gelmiştik. Saatlerce konuşmuştuk. Artfan demişken…
Artfan’ın idealisti de bir başka şair-yazar dostum Ömer Yıldız.
Benim edebimeclis.com’u yürütmeye çalıştığım dönemlerde, Artfan üzerinden geniş kitlelere ulaştılar. Ya da daha doğrusu, kolektif bir çabayla ulaşmıştık demeliyim.
Bunların da öncesinde, Edirne merkezli Yazar Kafa dergisi vardı. Sevgili can kardeşlerim Mahmut Can Papiroğlu ve Samet Balta öncülüğünde, önce fanzin olarak başlayıp sonra ciddi ciddi dergiye dönüşen, ulusal ölçekte ses getiren bir işti. Bizi bir araya getiren yer orasıydı.
Yıllar geçti. Herkes bir yerlere savruldu. Ama bazı bağlar kopmuyor. Sadece sessizleşiyor.
Sonra Istranca Edebiyat meselesi…
Kurucusu bir başka şair-yazar dostum, ağabeyim Celal Çalık. Derginin bütün sorumluluğunu Ömer’e bıraktı. Ömer de yeni sayı için benim bloga girmiş. benosmancoskun.com’da epey dolaşmış.
Sonra tokat gibi bir cümle kurdu:
“Usta, sitede sana dair hiçbir şey yok.”
Küfür etseydi bu kadar zoruma gitmezdi. Çünkü haklıydı.
Gerçekten de yoktu.
Yani bana dair…
Şiir yoktu.
Öykü yoktu.
Edebiyat yoktu.
Tarihte Bugün yazıları vardı. Kitap-film önerileri vardı. Gündem yazıları vardı. Ama Osman Coşkun yoktu. Google’da indeks alma telaşıyla, Google’a yönelik içerikler üretmiştim. Yazılar benimdi ama ruh yoktu.
Durup düşündüm. Ömer haklıydı.
Ve bir karar verdim:
Önce kitaplarımı tefrika etmeye başlayacağım. Gel Bi Çay İçelim, Zehra, Son Sözler: Yaşanan Aşkın Mührüdür… Okumak isteyen yine kitapları alır, eyvallah. Ama ben kendimi insanlara ücretsiz olarak açacağım buradan.
Ve mütemadiyen şiirlerimi yayımlayacağım.
Çünkü “Bu blogda Osman Coşkun yok” cümlesinin üstüne toprak atıp, o temelden yeni bir bina inşa edeceğim.
Haluk Ecevit ve Ömer Yıldız, birbirlerinden habersiz, beni öyle bir kendime getirdiler ki…
Bunu yıllarca Turgut Akaslan da yapmıştı bana. Hatta yalvarmıştı: “Lütfen yazıya geri dön” diye.
Şimdi bakıyorum…
40 yaşıma iki ay var.
Ve ben, 2016’da bıraktığım kalemi, dostlarımın beni görmek istedikleri hâliyle, tekrar elime alıyorum.
Bu bir geri dönüş değil.
Bu bir hatırlayış.
Ne olmak istediğimi değil, kim olduğumu hatırlayış.
O yüzden şimdi sessiz ama net söylüyorum:
Vira bismillah.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar