7 Ocak; Galileo’nun keşiflerinden Osmaniye’nin kurtuluşuna, dünyayı ve Türkiye’yi etkileyen önemli olayların, doğumların ve ölümlerin iz bıraktığı bir gündür.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Bugün 7 Ocak. Takvim yapraklarında sıradan bir gün gibi duruyor olabilir ama tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığınızda, bu günün aslında iktidarın, bilginin, isyanın, teknolojinin, sanatın ve trajedinin iç içe geçtiği bir kavşak olduğunu görüyorsunuz. Yani yine “Tarihte Bugün” köşesinde, geçmişin bugüne bıraktığı izleri birlikte okuyacağız. Hem dünyada hem memlekette, hem saraylarda hem sokakta, hem bilimde hem siyasette neler olmuş; kimler doğmuş, kimler gitmiş; biraz tarih, biraz muhasebe, biraz da bugüne dair laf sokma…
Buyurun, 7 Ocak’ın hikâyesine birlikte girelim.
1558’de Fransa, İngiltere’nin Avrupa’daki son toprağı olan Calais’yi ele geçirdi. Kulağa basit bir toprak değişimi gibi geliyor ama aslında bu olay, İngiltere’nin Kıta Avrupası üzerindeki siyasi iddialarının sonu demekti. Yani “artık bu iş burada bitti” anı. Bir ülke, yüzyıllarca sürdürdüğü bir hayali tek bir şehirle birlikte toprağa gömdü.
Bugün de farklı değil aslında. Haritalar değişiyor ama güç hırsı değişmiyor. Dün Calais için savaşanlar vardı, bugün petrol için, doğalgaz için, “stratejik konum” diye diye şehirleri haritadan silenler var. Tarih, iktidarın sınır tanımadığını her gün yüzümüze çarpıyor.
1598’de Boris Godunov Rus Çarı oldu. Rusya’da bir çarın tahta çıkması sadece bir yönetici değişikliği değildir; halkın kaderi de değişir. Güç merkezileşir, saray büyür, köylü küçülür. Bugün de Rusya’yı konuşurken hâlâ aynı meseleler dönüyor: güç, devlet, halk, itaat.
1634’te IV. Murad’ın emriyle Şeyhülislam Ahîzâde Hüseyin Efendi boğdurularak öldürüldü. Osmanlı tarihinde bir ilk: Bir şeyhülislamın idamı. Yani dini otorite bile padişahın mutlak gücüne karşı dokunulmaz değildi. “Devlet için” denilen her kararın ardında, aslında iktidarın kendi bekası vardı. Bugün de “devletin ali menfaatleri” adı altında yapılanlar pek farklı mı?
Tarihte bir şey değişmiyor: Güç, önce hukuku ezer.
1610’da Galileo Galilei, Jüpiter’in uydularını keşfetti. Ganymede ve Callisto… O gün sadece bir astronomik gözlem yapılmadı; insanın evrendeki yerini sorgulaması başladı. Dünya merkezciliğin duvarları çatladı. “Her şey bizim etrafımızda dönmüyor olabilir” fikri, kilisenin sinirlerini bozdu ama insanlığın ufkunu açtı.
Bugün hâlâ Galileo’ya borçluyuz. Sorgulamaya, bakmaya, merak etmeye…
1714’te Henry Mill daktilonun patentini aldı. Yazının, düşüncenin ve üretimin mekanikleşmesinin ilk adımlarından biri. Bugün klavyeye basıp saniyede bin kelime yazabiliyorsak, bunun temelleri o gün atıldı.
1904’te ilk uluslararası Mors acil durum sinyali “CQD” kabul edildi. Sonrasında yerini SOS aldı. Üç harf… Ama milyonlarca insan için hayatta kalma çağrısı. Bugün de dünya hâlâ SOS sinyali veriyor aslında: Doğa, emek, adalet… Ama duyan var mı?
1946’da ENIAC kullanıma girdi. İlk elektronik bilgisayar. Bugün cebimizde taşıdığımız telefonlar, o gün koca bir odayı dolduran makinelerin torunları. Teknoloji ilerledi ama bir soru hâlâ ortada: İnsanlık da aynı hızda ilerledi mi?
1924’te Millî Eğitim Bakanlığı, yabancı okullardaki dinî simgelerin kaldırılması için genelge yayımladı. Cumhuriyetin laiklik anlayışının eğitimdeki yansımasıydı bu. Bugün eğitim hâlâ bir ideolojik savaş alanı. Dün “simgeler kaldırılsın” deniyordu, bugün “hangi simge daha görünür olsun” kavgası yapılıyor.
1946’da Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan Demokrat Parti’nin kuruluş başvurusunu yaptı. Çok partili hayata geçişin sembolü… Demokrasi umudu. Ama tarih bize şunu da gösterdi: Sandık gelir, umut büyür, iktidar elde edilir… Sonra iktidar kendini kalıcı sanmaya başlar.
1950’de Demokrat Parti, “Seçimler mutlaka dürüst olmalıdır” bildirisi yayımladı. Bugünden okuduğunuzda ironik bir cümle gibi duruyor. Çünkü yıllar sonra “dürüstlük” tartışmalarının tam merkezine oturacak bir iktidarın ilk sloganı buydu.
1963’te Cibali Tütün Fabrikası’nda 3500 işçi yemek boykotu yaptı. Emek tarihimiz açısından çok kıymetli bir direniş. Bugün işçiler hâlâ “asgari yaşam” için mücadele ediyor. Yıllar geçiyor ama sofradaki ekmek hâlâ küçülüyor.
1942’de Moskova Muharebesi Sovyetler Birliği’nin kesin zaferiyle sonuçlandı. Nazi Almanyası’nın “yenilmez” olmadığı o gün anlaşıldı. Savaş sadece cephede değil, insanlığın vicdanında da kırılmalar yaratır. Bugün dünyaya baktığımızda hâlâ aynı şeyleri görüyoruz: güç, silah, bloklar… İnsanlık hâlâ dersini tam olarak almamış.
1979’da Vietnam Ordusu, Phnom Penh’i ele geçirerek Khmer Rouge rejimine son verdi. Pol Pot’un katliamlarla dolu rejimi çöktü. Bir diktatör gitti, geride milyonlarca mezar kaldı. Tarih, zalimlerin adını yazıyor ama kurbanların çoğunu sessizce toprağa gömüyor.
1980’de Hindistan seçimlerini İndira Gandhi kazandı. Güçlü lider figürünün demokrasiyle ilişkisi her zaman sorunlu olmuştur. Sandık var, ama güç tek elde…
1942’de “Hamlet Davası” sonuçlandı. Muhsin Ertuğrul, Peyami Sefa, Celaleddin Ezine… Sanatın, düşüncenin ve ifade özgürlüğünün yargılandığı bir dönem. Bugün de “hangi söz suç, hangi düşünce sakıncalı” tartışmaları devam ediyor. Demek ki sahne değişse de oyun aynı.
1957’de Millî Türk Talebe Birliği rock’n roll ve striptizin yasaklanmasını istedi. Gençlik, özgürlükten korkan bir muhafazakârlığın baskısı altında… Bugün de müzik, sanat, beden, ifade hâlâ birilerinin hedefinde. Çünkü iktidar, neşeden korkar.
1992’de Cemal Süreya Şiir Ödülü Adnan Özer ve Süreyya Berfe’ye verildi. Şiir, her şeye rağmen yaşamaya devam ediyor. Para, iktidar, silah… Hepsi bir gün unutuluyor ama bir dize kalıyor.
2015’te Paris’te Charlie Hebdo dergisine silahlı saldırı yapıldı; 12 kişi hayatını kaybetti. Bu olay sadece bir terör saldırısı değildi; ifade özgürlüğüne, mizaha, düşünceye yönelik bir infazdı. Çizerler, yazarlar, gazeteciler öldürüldü. Kalem hedef alındı.
Bu saldırı bize bir kez daha şunu gösterdi:
Düşünce, bazıları için hâlâ ölüm sebebi.
Ama aynı zamanda şunu da gösterdi: Kalem yere düşse bile, başkaları yerden alıyor.
Bugün doğanlar arasında kimler yok ki…
Nicolas Cage (1964) – Hollywood’un tuhaf, özgün, zaman zaman abartılı ama her zaman iz bırakan yüzü.
Lewis Hamilton (1985) – Formula 1 tarihinin en büyük isimlerinden biri. Sadece pistte değil, eşitlik ve adalet konularındaki duruşuyla da öne çıkıyor.
Jeremy Renner (1971) – Sinemanın güçlü karakter oyuncularından.
Fahrelnisa Zeyd (1901) – Türk resim sanatının öncü kadınlarından.
Sadık Ahmet (1947) – Batı Trakya Türkleri’nin sesi, mücadelenin sembolü.
Her biri farklı alanlarda ama ortak bir noktada buluşuyor: İz bırakmak.
1943’te Nikola Tesla öldü. Elektriğin, modern dünyanın mimarlarından biri. Hayatını yoksulluk içinde tamamladı ama insanlığa ışık bıraktı. Kapitalizm bazen dehayı alkışlamaz, kullanır ve unutur.
1951’de René Guénon hayatını kaybetti. Metafizik, gelenek, hakikat üzerine düşünen bir zihin. Modern dünyanın ruhsuzluğuna karşı bir itirazdı onun düşüncesi.
1989’da Japon İmparatoru Hirohito öldü. Bir imparator, bir savaş dönemi, bir tarih… İsimler gidiyor ama yaptıkları kalıyor.
2015’te Charlie Hebdo saldırısında öldürülen Cabu, Charb, Wolinski, Tignous… Mizahın, eleştirinin, düşüncenin bedelini canlarıyla ödediler. Unutmamak, hatırlamak, anlatmak bizim görevimiz.
Bugün aynı zamanda Osmaniye’nin Fransız işgalinden kurtuluşunun (1922) yıldönümü. Anadolu’nun dört bir yanında olduğu gibi, Osmaniye’de de halk, işgale karşı direndi. Bu toprakların özgürlüğü masa başında değil, sokakta, dağda, ovada kazanıldı.
Bugün “bağımsızlık” kelimesi çok kolay ağızdan çıkıyor ama arkasındaki bedeli çoğu zaman unutuyoruz. O bedel, yoksul köylünün, genç askerin, isimsiz kahramanın omzundaydı.
7 Ocak bize şunu söylüyor:
Güç her zaman hukuku zorlar.
Bilim, insanı özgürleştirir ama iktidarı rahatsız eder.
Sanat ve düşünce, baskı altında bile nefes almaya devam eder.
Emek, tarih boyunca hep direnir.
Kalem, kurşundan daha kalıcıdır.
Bugün dünyada yine savaşlar var, yine adaletsizlik var, yine yoksulluk var. Ama aynı zamanda Galileo’nun merakı, Tesla’nın ışığı, Süreya’nın dizeleri, işçinin boykotu, halkın direnişi de var.
Tarih sadece “olanlar” değil; ne tarafta durduğumuzun aynasıdır.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Diğer içeriklere de göz atın. Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor. Bildirimleri açmayı unutmayın; çünkü yazmaya, düşünmeye ve sorgulamaya devam ediyorum.
Yorumlar