5 Ocak’ta doğan iki önemli ismin izinden giderek, biri bilgiyi diğeri aşkı sorgulayan iki kült filmi aynı günün ruhunda buluşturuyoruz.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
Takvim yaprakları 5 Ocak’ı gösterdiğinde, benim için bu tarih sadece “yılın beşinci günü” olmaktan çıkar. Çünkü bazı günler vardır; takvimden çok hafızaya çalışır. Bugün de onlardan biri. Bugün, sinemanın iki çok farklı ama aynı ölçüde derin damarına açılan iki kapıdan söz edeceğim. Biri Ortaçağ’ın karanlık taş duvarları arasında bilginin bedelini, diğeri modern şehir insanının ilişkiler labirentinde aşkın kırılganlığını anlatıyor.
Bu yazıda, Der Name der Rose (Gülün Adı) ve Annie Hall üzerinden yürüyeceğiz. İki film, iki ayrı dönem, iki ayrı ruh hâli… Ama garip bir biçimde aynı soruyu soruyorlar:
İnsan, gerçeği bilmeye ve sevilmeye ne kadar dayanabilir?
IMDb: 7.8
Yönetmen: Jean-Jacques Annaud
Oyuncular: Sean Connery, Christian Slater
Süre: 130 dakika
5 Ocak 1932, yalnızca bir doğum günü değil. Aynı zamanda modern düşüncenin, metinle iktidar arasındaki kavganın en güçlü isimlerinden birinin dünyaya gelişi: Umberto Eco. Eco’yu sadece bir romancı olarak görmek büyük bir eksiklik olur. O, işaretlerin, sembollerin, metinlerin ve iktidarın dilinin peşine düşmüş bir düşünürdü. Gülün Adı da tam olarak bunun romanıdır.
Ortaçağ İtalya’sında, izole bir manastıra. Taş duvarlar, loş koridorlar, yasaklı kitaplar ve korkuyla sindirilmiş bir halk… Bir manastırda art arda işlenen gizemli cinayetler vardır ve bu cinayetlerin arkasında yalnızca bireysel suçlar değil, kurumsal bir korku rejimi yatar.
Peder William (Sean Connery), aklı ve sezgileriyle bu ölümleri çözmeye çalışırken, aslında bilginin neden yasaklandığını da ifşa eder. Çünkü Ortaçağ’da –ve dürüst olalım, bugün de– bilgi her zaman masum değildir. Bilgi, düzeni bozar. Soru sordurur. Gülmeyi öğretir. Ve iktidar, en çok gülen insandan korkar.
Filmin merkezindeki temel meselelerden biri şudur:
Gülmek neden yasaklanmıştır?
Çünkü gülmek, kutsallığı sorgular. Çünkü kahkaha, korkunun panzehiridir. Çünkü gülen insan, diz çökmez. Engizisyonun, kilisenin, dogmanın asıl korkusu budur. Kitaplar bu yüzden zincirlenir. Kütüphaneler labirente çevrilir. Bilgi saklanır, zehirlenir, yakılır.
Eco burada bize şunu söyler:
Hakikat gizlenmez, gizlenmek zorunda bırakılır.
Bugün kitap yakılmıyor olabilir. Ama algoritmalarla görünmez kılınıyor. Bugün engizisyon mahkemeleri yok belki ama linç kültürü var. Bugün cadı avları, “trend topic” başlıklarıyla yapılıyor. Yöntemler değişiyor, niyet değişmiyor.
Gülün Adı, tarihsel bir film gibi görünür ama aslında bugünü anlatır. Bilgiye ulaşmanın hâlâ bedeli vardır. Ve bu bedeli ödemeye herkes cesaret edemez.
IMDb: 8.1
Yönetmen: Woody Allen
Oyuncular: Woody Allen, Diane Keaton, Tony Roberts
Süre: 93 dakika
5 Ocak 1946, sinema tarihinin en kendine özgü kadın oyuncularından biri doğdu: Diane Keaton. Ve onun adı, tek bir filmle neredeyse eş anlamlı hâle geldi: Annie Hall. Bu film, romantik komedinin tanımını değiştirdi. Çünkü burada aşk, mutlu sonla değil; sorgulamayla biter.
Alvy Singer, zeki, nevrotik, fazlasıyla düşünen bir adamdır. Annie Hall ise özgür, dağınık, hayatla daha sezgisel bir bağ kuran bir kadındır. Birbirlerini severler. Ama sevmenin yetmediğini fark ederler.
Film baştan sona bir ayrılığın otopsisi gibidir. Alvy, Annie ile neden ayrıldığını anlamaya çalışır. Geri dönüşlerle, anılarla, küçük detaylarla… Çünkü bazen bir ilişki, tek bir büyük hatayla değil; yüzlerce küçük uyumsuzlukla biter.
Çünkü film bize şunu dürüstçe söyler:
Aşk, her zaman mutlu etmez.
Bazen geliştirir, bazen yorar, bazen de sadece öğretir.
Annie Hall, “doğru kişi” masalını yerle bir eder. İnsanların entelektüel seviyeleri, duygusal beklentileri, hayata bakışları çatıştığında; ne kadar severlerse sevsinler, yollar ayrılabilir.
Çünkü Annie Hall bir karakter değil, bir hâl. Giyim tarzıyla, konuşmasıyla, duruşuyla sinema tarihinde bir iz bıraktı. Kadın karakterin sadece “sevilen” değil, kendi olan bir özne olabileceğini gösterdi.
Bugün hâlâ modern ilişkiler konuşulurken Annie Hall referans veriliyorsa, sebebi budur.
Biri Ortaçağ’da geçiyor, diğeri modern New York’ta. Biri cinayetleri, diğeri ilişkileri anlatıyor. Ama ikisi de şunu yapıyor:
İnsanı, kendisiyle yüzleştiriyor.
Gülün Adı, “Bilgi neden yasaklanır?” diye soruyor.
Annie Hall, “Aşk neden yetmez?” diye.
İki sorunun da cevabı rahatsız edici. Çünkü ikisi de bizi konforumuzdan çıkarıyor. Bilgi bizi huzursuz eder. Aşk bizi savunmasız bırakır. İktidar da, ego da bu yüzden rahatsız olur.
Bugün doğanlar, sadece takvimde bir satır değildir. Umberto Eco ve Diane Keaton, iki ayrı alanda ama aynı cesaretle şunu yaptılar:
Ezberi bozdular.
Eco, metnin kutsallığını sorguladı.
Keaton, kadın rollerinin sınırlarını.
Ve belki de 5 Ocak’ın bize söylediği şey tam olarak budur:
Soru sormaktan vazgeçme.
Ben bugün bu iki filmi yan yana koyarken, aslında şunu demek istiyorum:
Bazen bir manastırda, bazen bir apartman dairesinde…
Ama insan hep aynı sorularla baş başa kalıyor.
Bilgi mi tehlikeli, cehalet mi?
Aşk mı zor, yalnızlık mı?
Cevaplar kişisel. Ama filmler, doğru soruları sormamıza yardımcı oluyor.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
Diğer içeriklere de göz atın.
Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor.
Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar