2026’nın ilk gününden itibaren, her günün tarihine özel seçilmiş iki filmle birlikte; sinema, tarih, edebiyat ve kişisel notların iç içe geçtiği 365 günlük uzun soluklu bir film ve yazı yolculuğu başlıyor.
Arkadaşlar, dostlar ve dahi Romalılar merhaba…
2026’nın ilk gününden yazıyorum bu satırları. Takvimde yeni bir yıl yazıyor ama mesele sadece bir rakamın değişmesi değil. Mesele, niyet. Mesele, yarım bırakmamaya dair verilen sessiz bir söz. Bugün itibarıyla, tam 365 gün sürecek uzun soluklu bir yolculuğa çıkıyorum. Bu yolculuğun adı sinema. Ama yalnızca sinema da değil. Bu yolculuk; hafıza, tarih, edebiyat ve biraz da iç dökme meselesi.
Bugünden başlayarak tam 732 film izleyeceğim ve her gün iki film önerisiyle burada olacağım. Üstelik rastgele seçilmiş filmler değil bunlar. Her günün tarihine özel, bilinçli, düşünülmüş, çağrışımı olan filmler. Yani 15 Ocak başka, 3 Mayıs başka, 29 Ekim bambaşka bir ruh taşıyacak. Kemerlerinizi bağlayın dedim ya… O yüzden tekrar ediyorum: Başlıyoruz.
365 gün demek, heves işi değil.
365 gün demek, “bugün canım istemedi” lüksünün olmaması demek.
365 gün demek, yazmaya, düşünmeye, üretmeye dair bir disiplin demek.
Ben bu blogu açtığım günden beri şunu savunuyorum: Yazmak, bir sonuç değil; bir hal. Sinema da öyle. Film izlemek bir boş zaman faaliyeti değil, doğru bakıldığında bir düşünme biçimi. Bu yüzden bu yolculuk “izledim, bitti” meselesi değil. İzledim, durdum, düşündüm, yazdım meselesi.
Bu yazıda bir manifesto yok. Büyük laflar da yok. Ama net bir duruş var: Yarım bırakmamak.
Çünkü her gün iki film.
Çünkü hayat tek açıdan anlatılamaz.
Bir film bazen yetmez.
Biri soruyu sorar, diğeri cevabı bozar.
Biri içeri çağırır, diğeri dışarı atar.
Aynı gün önerdiğim iki film çoğu zaman birbiriyle konuşacak.
Bazen dostça, bazen kavgalı.
Bazen aynı meseleyi farklı yerden tutacaklar.
Ve ben özellikle şuna dikkat edeceğim:
Sadece “iyi film” önermek değil, doğru günde doğru film önermek.
Bu yolculuğun belki de en önemli tarafı burası.
Her günün bir hikâyesi var.
Bir olay, bir doğum, bir ölüm, bir kırılma.
Bazı günler devrimlerle dolu.
Bazı günler sessiz ama sarsıcı.
Bazı günler utanç, bazı günler direniş.
Ben o günün ruhuna uygun filmler seçeceğim.
Bazen birebir tarihsel bağ kuran filmler olacak.
Bazen tematik olarak aynı yaraya dokunan yapımlar.
Yani 12 Eylül günü izlenecek filmle, 23 Nisan günü izlenecek film aynı olmayacak. Olmamalı da.
Sinema, tarihle kavga etmez.
Sinema, tarihi başka bir yerden yeniden anlatır.
Altını özellikle çiziyorum.
Bu bir “gelmiş geçmiş en iyi filmler” yazısı değil.
Bu bir “IMDb top 250” tekrarı hiç değil.
Burada çok sevilen filmler de olacak,
yerden yere vurulmuş filmler de.
Bazen bir klasik,
bazen kimsenin adını hatırlamadığı bir film.
Çünkü benim derdim “herkesin sevdiği” değil.
Benim derdim, bir şey söyleyen.
Beni rahatsız eden film de burada olacak.
Kafamı karıştıran da.
Sinirlendiren de.
Çünkü iyi sanat her zaman rahatlatmaz.
Bazen insanın içini bozar.
Bazen düzenini.
Bu yolculuk sadece film önerilerinden ibaret değil.
Aynı zamanda Tarihte Bugün yazıları da tüm hızıyla devam edecek.
Her gün, o günün tarihine dair bir yazı.
Bazen uzun, bazen kısa.
Ama mutlaka bir yerinden bugüne dokunan.
Tarih benim için tozlu bir arşiv değil.
Tarih, bugünü anlamanın en net yolu.
Ve evet, sadece tarih de değil.
Bu blogda şiirler olacak.
Hikâyeler olacak.
Bazen gündeme dair canımı sıkan, dilime dolanan bir şeyler.
Bazen bir cümle yazacağım,
bazen içimi dökeceğim.
Çünkü bu blog tek bir kategoriye sıkışmaz.
Burası benim defterim.
Herkese açık bir defter.
Çünkü hayat öyle.
Hayat kategorilere ayrılmıyor.
İnsan bir gün film izleyip ertesi gün şiir yazabiliyor.
Bir tarihsel olay, bir hikâyeyi tetikleyebiliyor.
Bir şiir, bir filmin final sahnesine dönüşebiliyor.
Ben bu ayrımları sevmiyorum.
“Şurası kültür, burası gündem” gibi keskin çizgiler bana göre değil.
Bu blogda her şey birbirine değecek.
Bazen bilinçli, bazen kendiliğinden.
Ama mutlaka samimi olacak.
Herkese değil.
Bunu da açıkça söyleyeyim.
Bu yazılar;
okumayı sevene,
düşünmekten kaçmayanlara,
bir sahne üzerine on dakika durabilenlere hitap ediyor.
Hızlı tüketmek isteyen için değil burası.
“Bir bakıp geçeyim” diyen için de değil.
Ama çayını alıp oturan,
bir yazıyı baştan sona okuyan,
bir filmi izleyip üzerine düşünen herkes için kapı açık.
Kendime verdiğim bir söz bu.
Her gün burada olacağım.
Bazen yorgun, bazen hevesli.
Bazen neşeli, bazen sinirli.
Ama yazacağım.
Çünkü ben yaşamaya değil, yazmaya gelmişim bu dünyaya.
Ve yazmak bazen filmle başlar.
Bazen tarihle.
Bazen tek bir cümleyle.
2026 boyunca burada olacağım.
732 filmle.
365 günle.
Eksiksiz.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Diğer içeriklere de göz atın. Bu blog bağımsız bir platformdur ve desteklerinizle ayakta duruyor. Bildirimleri açmayı unutmayın.
Yorumlar