Ah Mualla!

Ah Mualla!

Gerek yok her sözü laf ile beyana

Bir bakış bin söz eder bakıştan anlayana…

Hz. Mevlana

 

Ah Mualla, ben şimdi sana anlatsam içimden geçenleri, gözlerin dalgalanacak yine vuracaksın kendini bilmediğin sahillere, oysa bak bu limanda nasıl da sakinsin, nasıl da martılar dolanıyor saçlarında, martılara simit atalım Mualla, boş ver şimdi ne düşündüğümü. Düşünmüyorum artık hiçbir şey. Hayata ve Ona dair, hiçbir şey kalmadı aklımda. İnanır mısın? Ve bir yanımız hep acıyla sınandı bizim, ellerimiz kayıp atlasları da bilirdi, kayıp bir adayı da… Mualla, gördüler işte bizi kurşuna dizdiler gün ortasında, izledi bütün dünya. Sordular sonra niye bu ülke öldürüyor gençlerini? Verilecek cevapları da yoktu Mualla, kendileri de bilmiyorlardı. Yaptıkları kendi kafalarının buyurdukları değildi neticede, hizmet ettikleri efendileri öyle istiyordu, anlatamam. Korktuğumdan değil, midem kaldırmıyor artık bu rezilliği. Biz ağlamaları da öğrettik gözlerimize, yüzümüzde ne zamandır tebessüm yok saymadık, uğramıyor gülüşler bu diyarlara. Buralar böyle kurak, göz pınarlarımız kurumaya yüz tutmuş çorak topraklar gibi, göz pınarlarımız vatanın doğusu gibi sahipsiz hâlâ…

     Ölüyoruz sahipsiz kurşunlarca, ölüyoruz hoşça yarınların vaatleriyle, ölmek marifet oldu artık bu coğrafyada, kimse kimseyi dinlemiyor. Ve biz ne zaman bu kadar bölündük, onu da anlamadık Mualla. Hangi  renkten bir çiçek bulsam, alır saklarım, saklarım onu  soldurmadan… aldırma sen Mualla, sana da zeval gelmesin, biz alıştık böyle yaşamaya, böyle ölmelere. Yaşamaktan çok ölmeyi biliyoruz biz artık. Saygımız kalmadı sevdalara.

Güldünya’yı da vurdular, hatırlarsın. Bütün kızlarımızın adıdır Güldünya, biz unutmadık, unutturmayız Mualla. Bunca katliamların, ölümlerin, kanların, revanların ve şiirlerin ve şarkılara sahip bir coğrafyada terk etmeler olmamalıydı, anlatmalıydın ona Mualla. O anlamadı.

     Sürtük bir gece, fahişe bir bilmece, içinden çıkamadan vuracaklar bizi de. Doymadan gözlerinin ahengine, gözlerinin ahenginde yanıp yandırmadan, türküler söylemeden vuracaklar bizi de, çekip gideceğiz bir bilinmeze. Oysa hazır cebimizde revolver. Bir el silah sesi ve kaşımdan sızan kan, onlar sanacaklar ki korkudan, hayır ölüm O gittiğinden beri düşündüğüm bir şeydi Mualla, onlar bilmeyecekler…

Ortadoğu’da dünyanın kan gölünde ve utanç müzesinde insanlar ölüyorlar hâlâ, yarım kalmış bir şiirini tamamlıyor şairin biri bu zor şartlar altında, yanık bir türkü söylüyor Hasret Gültekin, Sivas daha yanıp, yangın ülkeyi sarmamışken. Elini çabuk tut ustam, vur bağlamanın bam tellerine, ben aldırdım bütün ses tellerimi, yitirdim Ortadoğu’nun sesiyle sesimi, bağırıyorum, çığlığa dönüşüyor sesim, çığ oluyor üstüme düşüyor… Kan birikiyor üstümüzde… Yaşım hep o vurulup düşenlerin yaşında, kâh Erdal gibi, kâh Ethem, kâh Deniz oluyorum darın narında… Ağlama, ölmektir bizi yaşatacak olan... bunu da anlat onlara Mualla… benim takatim kalmadı… bakışlarım da yorgun, sözlerim yorgun, şimdi deniz böyle durgunsa, bunun da bir anlamı olmalı, gökten bir yıldız tutuyorum tüm insanlık için, ah Mualla bütün şarkıları ezbere söylüyorum… kan uykulardan uyanıyorum, dünyayı cennete düşüyorum, düşünüyorum, düşüyorum, mezarımı şehrin en yüksek yerine yapın, vasiyetimdir, şarap içsin sevenler mezar taşımın üstünde, şarap içip gözlerinin içine bakarak şiir söylesinler birbirlerine ve mezar taşıma da şunu yazın, “sevmek her gönle nasip olmazdı, seninkine de olmadı, ben bu sevdayla ancak toprak altında durabilirdim, az durup gelip yine sana koşacağım, bendeki bu aşk oldukça, burada da çok tutmazlar beni sanıyorum, çok öpüyorum…”

Bu meydan aşıklar meydanıdır, bu meydanda şairlerin hükmü geçer. Söylenecek bütün sözler söylenmiş, edilen bütün yeminler edilmiştir. Yalanın esamisi okunmaz burada.           Burada ikilik yoktur azizim, burada yalnızca birlik vardır, bu birlik içre herkes birbirine aynı nazarla bakar. Ben beni bilirim karşımdakinin suretinde, karşımdaki zaten ben olmuş gönlüme akar. Gönülden gönle bir yol vardır buradakiler bilir o yolu, başkaca kimse de bilmez. Bir eksiklik zuhur etmişse herkes kendinden bilir, kimse kimseyi suçlamaz. Herkesin derdi kendiyledir. Kendini bilir, kendini konuşur insanlar burada, kendilerini alırlar vururlar yerden yerlere. Buradakiler bilirler neyin ne olup ne olmadığını, öyle bir yerdir burası. Bütün aynalarda hep aynı suret düşmüştür ve o suretin içindeki kudret kuşatmıştır yeri göğü, eller semaya her uzandığında, yıldızların ferinden nasiplenmiş bir dilek mutlaka yerini bulmuştur. Her şey hak ve her şey reva burada, yok kimseden duyulan bir şikayet. Şikayet dediğin burada rivayet…

     Şayet duyulursa bir şikayet o da cilvesidir buranın, başka bir şey değil. O şikayetin içinde de saklı bir huzur, huzurun içinde bir sükun, sükundur burayı yapan cennet. Nihayet anlatamıyorum, dilim dönmüyor bir türlü. Her zerresinde ayrı bir görüntü, her görüntüde bir üzüntü, buradakiler bilirler ki o üzüntü içredir bütün bereket ve o bereket içredir bütün hareket.

Başlar yüksekte burada ve yükseklerinde başların hep bir hüzzam, o hüzzamın içinde saklı bir kudret, cenneti de yok kılıyor cehennemi de…

Ve evet sevgilim ne varsa var diye bildiğin hepsi vesaire…….

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ